Enerji Jeopolitiği

A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T U Ü V Y Z

Enerji Jeopolitiği

Yazar: Fulya Aksu

Jeopolitik, en geniş anlamıyla coğrafya, ekonomi ve demografi gibi unsurların uluslararası ilişkiler ve dış politika üzerindeki etkisinin incelenmesi olarak tanımlanabilir. İlk olarak 1899 yılında Rudolf Kjellen tarafından ortaya atılan kavram, coğrafi konumların stratejik önemini, kaynaklara erişimi ve bu unsurların siyasi, ekonomik ve askeri dinamikler üzerindeki etkisini inceler. Enerji jeopolitiği ise jeopolitiğin geniş bağlamı içerisinde enerji kaynaklarının üretimi, dağıtımı ve tüketimi gibi enerjiyle ilgili unsurların genel olarak uluslararası ilişkileri ve siyasi ittifakları nasıl şekillendirdiği ile devletlerin güvenlik ve ekonomik çıkarlarını nasıl etkilediğini analiz eder.

Esasında jeopolitik kavramından ayrı bir enerji jeopolitiğinden söz edilmemiş olsa da Sanayi Devrimi’nden beri enerji, başta kömür, ardından petrol kaynaklarına erişim bağlamında jeopolitiğin konusu olmuştur. Örneğin, klasik jeopolitik teorisyenlerden Halfrod John Mackinder (1919: 194) kara hakimiyeti teorisinde Sibirya’dan başlayıp Orta Asya ve Volga Havzası’nı kapsayan bölgeyi, ulaşım hatlarının merkezindeki konumunun yanı sıra, verimli geniş topraklar ve su kaynakları ile zengin odun, kömür ve petrol gibi enerji kaynaklarına sahip olduğu için de kalpgâh (heartland) olarak tanımlamıştır. Bu anlamda doğal kaynaklar ve dolayısıyla enerji klasik jeopolitik teorilerde kaynak bölgelerini ele geçirmek ve/veya kontrol etmek bağlamında ele alınmıştır.

Kaynak: https://www.istockphoto.com/tr/vekt%C3%B6r/oil-power-gm164545005-4186723

Enerji jeopolitiği olarak adlandırılan bir alt alanın ortaya çıkması ise 1970’li yıllarda gerçekleşmiştir. 1973-74 petrol krizleri sanayileşmiş Batılı devletlerin petrole bağımlılıklarını ve petrolün bir silah olarak kullanılabileceğini göstererek güvenlik endişelerini ortaya çıkardığı dönemde enerji jeopolitiğini ayrı bir alan olarak ele alan çalışmalar da yapılmaya başlanmıştır. Bu kapsamda 1970’lerin sonlarına doğru enerji jeopolitiği başlığıyla makale ve kitaplar yayımlanmıştır. Melvin Connant ve Fern Gold tarafından 1978’de yayınlanan “The Geopolitics of Energy” (Connant ve Gold, 1978) bu alandaki ilk eser olarak kabul edilmektedir. Eser, Connant ve Gold’un 1976’da Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı için hazırladığı aynı başlıktaki bir rapora dayanmaktadır. Ham maddeye erişimin uluslararası politikanın en önemli unsuru haline geldiği, jeopolitiğin geleneksel askeri yöntemlerle artık ele alınamayacağı ve enerji jeopolitiğinin devletlerin dış politikalarında göz önüne alınmasının elzem olduğunu öne süren rapor (Connant ve Gold, 1976: 3-6) önemli bir başlangıç noktası oldu.

Enerji jeopolitiği, böylece enerji ile jeopolitik arasındaki karşılıklı ilişkiyi analiz eden bir alt alan olarak ortaya çıkmıştır. Jeopolitik faktörler ile enerji dinamiklerinin uluslararası ilişkileri nasıl etkilediğinin analizi, enerji güvenliğinin de merkezinde yer alır. Bir ülkenin enerji güvenliğini sağlamak için enerji kaynaklarına sorunsuz erişim gerekir ki bu da enerji jeopolitiğiyle yakından ilişkilidir. Zira jeopolitik gerilimler, enerji üreten bölgelerdeki çatışmalar ve tedarik hatlarındaki kesintiler enerji güvenliğini etkileyen en önemli unsurlardır.

Enerji jeopolitiğinin uluslararası ilişkilerin gündeminin zirvesine yeniden yerleşmesi 1990’lı yıllarda oldu. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından bir yandan güvenlik gündeminin ekonomik güvenlik, çevresel güvenlik, insan hakları, göç gibi kavramlarla genişlemesi ve toplumsal, bölgesel ve insani güvenlik olarak derinleşmesi, diğer yandan önemli hidrokarbon enerji üreticilerini içeren Orta Doğu bölgesinde yaşanan Körfez Savaşı gibi krizler ve Rusya’nın enerji alanındaki güçlenen konumu ve enerjiyi bir silah olarak kullanmaya yönelik tutumu gibi unsurlar enerji jeopolitiğini küresel siyasette tekrardan önemli hale getirmiştir.

Öte yandan, 1990’lar sadece enerji jeopolitiğinde yeni oyuncuların ortaya çıktığı ve bölgesel dinamiklerin değiştiği bir dönem olmamış, aynı zamanda 21. yüzyılda enerji güvenliğinin merkezi konuları olacak olan kaynakların çeşitlendirilmesi ve temiz enerji konularının da gündeme gelmeye başladığı bir dönem olmuştur.

2000’li yıllarda ise enerji jeopolitiği artık kaynak çeşitlendirme ve enerji bağımsızlığı arayışıyla şekillenmeye başlamış, yenilenebilir ve temiz enerji, enerji gündeminin merkezine yerleşmiştir. 2000’li yılların ilk çeyreğinden sonra bir araştırma alanı olarak enerjinin dönüşüm jeopolitiğinin (geopolitics of energy transition) öne çıktığını söylemek mümkündür.

Dünya Rüzgâr Kaynağı Haritası                      

Kaynak: http://report.geopoliticsofrenewables.org/report/

             

Dünya Güneş Kaynağı Haritası

Kaynak: http://report.geopoliticsofrenewables.org/report/

Bu dönüşümle birlikte devletlerin enerji jeopolitiğine yönelik stratejileri geleneksel ve modern yöntemlerin bir karışımı olarak ortaya çıkmaktadır. Geleneksel yöntemler bağlamında devletler, kaynak zengini bölgelere erişimi güvence altına almak için diplomatik hamlelerle stratejik ittifaklar kurmakta ve küresel güç dengesini etkilemeye çalışmaktadırlar. Bu kapsamda devletler ikili ilişkilerinde ve mevcut ittifakları içerisinde iş birliği yapmanın yanında enerji odaklı bölgesel ve küresel örgütlenmeler de oluşturmaktadırlar. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), Gaz İhraç Eden Ülkeler Forumu (GECF), Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) gibi platformlar bunlar arasında sayılabilir.

Bir diğer dönüşüm unsuru olan yenilenebilir enerjiye geçiş de yeni jeopolitik unsurları beraberinde getirmektedir. Yenilenebilir enerji jeopolitiği, yenilenebilir teknolojiler için gerekli uluslararası standartların oluşturulmasını, nadir minerallere erişimi ve inovasyonla lider olarak öne geçebilmek için rekabeti içerir. Rüzgâr ve güneş enerjisi üretmek için gereken minerallerin arz güvenliği, tıpkı petrol ve doğal gazda olduğu gibi kendi jeopolitik risklerini bünyesinde barındırmaktadır. Örneğin Çin’in 2008 yılında küresel üretimin büyük bir kısmını elinde bulundurduğu nadir minerallerin (galyum ve germanyum) arzına sınırlama getirmesi (Euronews, 2023) piyasalarda paniğe ve fiyatlarda çok hızlı artışa yol açmıştır.

Bu noktada iklim değişikliği konusu tarafından yönlendirilen küresel enerji dönüşümü de enerji jeopolitiğine yeni bir katman eklemektedir. Devletlerin karbon emisyonlarını düşürmek üzere dönüşme çabaları jeopolitik ittifakları ve rekabetleri etkileyerek fırsatlar yarattığı gibi güvenlik riskleri de ortaya çıkarmaktadır. Örneğin, küresel enerji dönüşümü, petrol ve gaz üreticisi ülkeler, özellikle de daha az çeşitlendirilmiş kaynağa sahip olanlar için zorluk teşkil etmekte ve dönüşüme hazırlıksız olmanın maliyetini artırmaktadır (Hafner ve Tagliapietra, 2020: xviii).

Bütün bunlara rağmen günümüzde dünya enerji ihtiyacının %80’inin hala fosil yakıtlardan sağlanmaya devam ettiğini de görmezden gelemeyiz. Dolayısıyla petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtlara bağımlılık devam ettiği sürece, örneğin Orta Doğu ya da Rusya gibi büyük enerji üreticisi bölgelerde ortaya çıkan çatışma ve sorunlar enerji jeopolitiğinin temel dinamiklerini belirlemeye devam edecektir. Bu ise devletlerin gelecek stratejilerinde yenilenebilir ve temiz enerji konusunu daha ciddi şekilde ele almalarını sağlayacak en önemli itici güç olarak görünmektedir. Şubat 2022’de Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’ya saldırısı ile başlayan savaş bu durumun en iyi örneklerinden biridir. Rusya’nın doğal gazı bir silah olarak kullanması bir kez daha dünyaya, özellikle de Rus doğal gazına bağımlı Avrupa’ya, enerjide kaynak çeşitlendirmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklarının önemini göstermiştir.

Temiz enerji, çok taraflı küresel baskılar sonucu yüksek maliyetlerle katlanılması gereken bir unsur olmanın ötesine geçerek, bir arz güvenliği unsuru olarak görülmeye başlanmıştır (Skalamera, 2023: 20). Diğer yandan, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başka bir sonucunun Rusya ile Çin’in enerji alanında iş birliğine gitmeleri, enerji dönüşümü açısından önemli bir jeopolitik dinamiğin ortaya çıkmış olduğunu göstermektedir. Örneğin, küresel olarak karbon emisyonlarında 2050’ye kadar net sıfıra ulaşma hedefini (Net Zero by 2050) stratejilerinin odağına koyan ve bunun için büyük maliyetleri üstlenmeyi göze alan devletler, dönüşümde ihtiyaçları olan hayati mineralleri, bunların en önemli sağlayıcısı konumundaki Çin’den elde edeceklerdir. Bu durumun Çin’i daha güçlü bir küresel konuma getirecek olması ise özellikle Avrupa Birliği, Japonya ve ABD gibi hem enerji dönüşümüne odaklanmış hem de küresel rekabetin merkezinde yer alan aktörlerde endişe yaratmaktadır.

Okuma Önerileri

Rapor: Conant, Melvin A. ve Fern R. Gold, Geopolitics of Energy: 1976-2000, Virginia, International Energy Inc, 1976.

Kitap: Conant, Melvin A. ve Fern R. Gold, The Geopolitics of Energy., Boulder, Colo, Westview Press, 1978.

Kitap: Hafner, Manfred ve Simone Tagliapietra (der.), The Geopolitics of the Global Energy Transition, , Springer Open, 2020.

Kitap: Mackinder. H. J., Democratic Ideals and Reality: A Study in the Politics of Reconstruction, London, Constable and Company, 1919.

Makale: Skalamera,Morena, “The Geopolitics of Energy after the Invasion of Ukraine”, The Washington Quarterly, Cilt 46, No 1, 2023: 7-24.

Haber: “China Restricts Exports of Two Metals that the EU Considers of ‘Strategic’ Importance”, Euronews, 04 Temmuz, 2023. https://www.euronews.com/my-europe/2023/07/04/china-restricts-exports-of-two-metals-that-the-eu-considers-of-strategic-importance.

Dinleme/ İzleme Önerileri

Webinar: The Geopolitics of Oil, Council on Foreign Relations, April 2023.https://www.cfr.org/event/academic-webinar-geopolitics-oil.

[pvc_stats postid=”” increase=”1″ show_views_today=”0″]